Büsbütün Ne Demek TDK? Bir Felsefi İnceleme
Hayat, çoğu zaman karmaşık, belirsiz ve bir o kadar da birbirine bağlı bir yapıya sahiptir. Kimi zaman, bir şeyin “tam” veya “büsbütün” olduğunu düşünürüz; ancak gerçekte neyin tamamlandığını, neyin eksik olduğunu tam olarak nasıl bilebiliriz? Varlıkların ya da durumların “büsbütün” olduğunu söylemek, bir anlamda onların varlıklarını nihayete erdirdiğimizi kabul etmek midir? Birçok felsefi sorunun kökeni de burada yatar: Gerçekten bir şeyin tamamlanmış olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Her şeyin bir sonu var mı, yoksa sonsuz bir süreç mi bu? Bu yazıda, “büsbütün” kelimesinin TDK anlamını, felsefi açılımlarını ve ontolojik, epistemolojik ve etik boyutlarıyla incelenecek; tarihsel ve çağdaş düşünceler ışığında bu kavramın anlamı sorgulanacaktır.
Büsbütün: TDK Anlamı
Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre, “büsbütün” kelimesi, “tamamen, tümüyle, baştan sona” anlamına gelir. Bu kelime, bir şeyin ya da bir durumun eksiksiz bir şekilde tamamlandığını veya tüm yönleriyle var olduğunu ifade eder. Ancak bu basit tanım, kelimenin derinlemesine bir felsefi incelemeye tabi tutulduğunda, çok daha geniş ve katmanlı bir anlam taşıdığını fark ederiz. İnsanların yaşamlarında, dünyadaki varlıklarında ve hatta bilgiye dair anlayışlarında “tamamlanmışlık” ya da “büsbütünlük” bir ideal olarak karşımıza çıkar. Ama gerçekten büsbütünlük mümkün müdür?
Ontolojik Perspektiften Büsbütün: Tamamlanmışlık ve Varlık
Ontoloji, varlık ve varoluş üzerine yapılan felsefi bir disiplindir. Büsbütün kelimesi, varlıkla ilgili temel soruları gündeme getirir: Bir şey ne zaman “tamamlanmış” sayılır? Bir varlık, gerçekten “tam” olabilir mi? Ontolojik anlamda, büsbütünlük, bir şeyin sonlanmış olma durumunu anlatır. Ancak burada, varlıkların “tam” olmasının ne anlama geldiği tartışmaya açılır.
Hegel, varlıkların sürekli bir evrimsel süreç içinde olduğunu savunur. Ona göre, bir şeyin büsbütün olması, sürekli bir değişim ve gelişimle mümkün olabilir. Hegel’in diyalektik yöntemi, tamlık ve eksiklik arasındaki gerilimi anlamamıza olanak tanır. Büsbütünlük, bir sonu ifade etmekten çok, bir varlık ya da durumun tamamlanmaya yönelik bir süreç olduğunun altını çizer.
Ancak, Heidegger gibi düşünürler, varlıkların tamamlanmışlığının “yokluk” ile ilişkilendirilebileceğini savunur. Heidegger’e göre, bir varlık “tam” olduğunda, varlık ve yokluk arasındaki sınırda durur. Bu noktada “büsbütünlük” bir tür varlık sonlanması, bir varlık durumunun nihayete erdiği an olarak düşünülebilir. Bu da, biz insanlar için varlıkların “tam” olması, aynı zamanda onların bir tür “yokluk”la buluşması anlamına gelir.
Epistemolojik Perspektiften Büsbütün: Bilgi ve Tamlık
Epistemoloji, bilgi ve onun doğası ile ilgilenen felsefi bir alandır. Büsbütünlük, aynı zamanda “tam bilgi” ya da “kesin bilgi” arayışına dair bir kavram olarak da ele alınabilir. İnsanlar, her şeyin ya da her olgunun “büsbütün” bilgisini edinmek isterler. Ancak epistemolojik açıdan, kesin bilgiye ulaşmak, felsefi bir problemdir.
Descartes, “şüphe etmeden kesin bilgiye ulaşmak” için radikal bir şüphe yöntemini benimsemiştir. Ancak bu şüphecilik, bilginin “tam” ve “büsbütün” olmasının imkansız olduğuna işaret eder. Herhangi bir bilginin kesinliği, genellikle başka bir şüpheyi doğurur. Bu anlamda, Descartes’ın şüpheci yaklaşımı, büsbütün bilgiye dair sınırlamaları ve bu sınırlamaların insanın epistemolojik çabalarını nasıl şekillendirdiğini gösterir.
Pragmatist filozoflar ise bilgiye dair daha esnek bir yaklaşım sunar. William James, bilgi ve doğruluğun bağlamlara, zaman dilimlerine ve pratik sonuçlara göre değişebileceğini savunur. Bu durumda, bir bilgi “büsbütün” olarak kabul edilse bile, bu kesinlik ancak belirli bir bağlamda geçerli olabilir. Yani, epistemolojik olarak büsbütün bilgi, belki de mutlak değil, bağlama ve kullanılan araçlara bağlıdır.
Etik Perspektiften Büsbütün: Tamamlanmış Ahlak ve Etik İkilemler
Etik, doğru ve yanlış, iyi ve kötü arasındaki farkları anlamaya yönelik bir felsefi disiplindir. Büsbütünlük, etik bağlamda da önemli bir kavramdır. Etik ikilemler ve büsbütünlük arasındaki ilişki, insanın ahlaki kararlarındaki kesinlik arayışını gösterir. “Büsbütün doğru” veya “büsbütün yanlış” olmak, etik düşüncenin idealizminin bir yansımasıdır.
Immanuel Kant, ahlaki eylemleri evrensel bir ahlak yasasına dayandırarak, eylemlerin doğruluğunu ve yanlışlığını kesinlikle belirlemeye çalışmıştır. Bu doğrultuda, Kant’ın ahlaki teorisi, “büsbütün” doğru bir eylemi tanımlamak için net ölçütler sunar. Ancak, günümüz etik tartışmalarında, etik ikilemler daha karmaşık hale gelmiştir. Örneğin, bir insanın başkalarına yardım etmesi gerektiğini savunan bir etik düşünce ile, bu yardımın ardındaki motivasyonların kişisel çıkarlar olması arasındaki ikilem, büsbütün bir doğru ya da yanlış olduğundan şüphe uyandırır.
Çağdaş etik teorilerinde, büsbütünlük kavramı daha esnek bir biçim alır. Utilitarizm, bireysel mutluluğu ve toplumsal refahı en üst düzeye çıkarmayı amaçlar ve bu süreçte büsbütün doğruların ne olduğu sorusuna bağlamlı yanıtlar verir. Örneğin, bir toplumda büsbütün doğru bir karar, çoğunluğun çıkarına hizmet ederken, diğer bir bağlamda, bireylerin haklarını ihlal edebilir. Bu tür durumlar, etik ikilemleri yaratır ve büsbütün doğru olmanın, her koşulda geçerli bir kavram olup olmadığını sorgulatır.
Sonuç: Büsbütünlük Üzerine Derinlemesine Düşünceler
Büsbütün kelimesi, hem felsefi düşünceye hem de insan deneyimine dair derin soruları gündeme getirir. Varlığın, bilginin ve ahlakın “büsbütün” olup olamayacağı, her üç perspektiften de tartışmaya açıktır. Ontolojik olarak varlıkların sonlanıp sonlanamayacağı; epistemolojik olarak bilginin kesinliği; etik olarak ise doğru ve yanlış arasındaki net sınırların olup olmadığı, felsefi birer soru olarak insan düşüncesini meşgul eder.
Ancak büsbütünlük, belki de yalnızca bir arayıştır. İnsanlar, tamamlanmışlık ve kesinlik peşinde koşarken, aslında sürekli bir sürecin içinde olduklarını unutur. Tamamlanmamışlık, belki de insanın en insani hali ve en değerli öğrenme biçimidir. Peki, bizler her şeyin büsbütün olmasını mı istiyoruz, yoksa eksikliklerin ve belirsizliklerin bizlere sunduğu zenginliği mi takdir etmeliyiz?
Felsefi olarak, belki de büsbütünlük, hep arzu ettiğimiz bir hedef değil, bu arayışın kendisi olmalıdır.