Görgüsüz insan kime denir? Toplumsal sınıf, görünürlük ve günlük hayatın kesişimi
Bugün “Görgüsüz insan kime denir” konusunu daha yakından inceleyerek merak edilen detaylara değineceğiz.
Günlük hayatta “görgüsüz” kelimesi çoğu zaman sadece yüksek sesle konuşan, pahalı şeyleri sergileyen ya da dikkat çekmeye çalışan insanlar için kullanılıyor. Ancak İstanbul gibi katmanlı bir şehirde yaşarken bu tanımın ne kadar yüzeysel kaldığını her gün yeniden fark ediyorum. Bir sivil toplum kuruluşunda çalışan biri olarak, toplumsal eşitsizlikleri sahada gözlemlemek, bu kavramı sadece bireysel bir davranış meselesi olmaktan çıkarıp sosyal adalet, sınıf ve görünürlük üzerinden düşünmeyi zorunlu kılıyor.
Görgüsüzlük bir davranış mı, yoksa bir etiket mi?
“Görgüsüz insan kime denir?” sorusu çoğu zaman ahlaki bir yargıyla cevaplanıyor. Toplum, belirli davranış kalıplarını “uygun” ya da “uygunsuz” diye sınıflandırıyor. Ancak bu sınıflandırma, çoğu zaman sınıfsal arka planı görmezden geliyor.
Örneğin, sabah işe giderken metrobüste yaşadığım bir sahne aklıma geliyor. Yeni bir iş bulmuş, büyük ihtimalle ilk kez kurumsal bir ortama giren genç bir adam, telefonla yüksek sesle konuşuyordu. Üzerindeki kıyafetler dikkat çekici derecede yeniydi; muhtemelen bu yeni başlangıcını kutlamak istiyordu. Etraftaki bazı insanlar rahatsız bakışlar atıyordu. Yanımdaki biri “görgüsüzlük işte” diye mırıldandı. Oysa o an düşündüğüm şey farklıydı: Belki de bu kişi, uzun yıllar ekonomik sıkıntı yaşamış ve ilk kez kendini görünür kılma fırsatı bulmuştu.
Burada kritik mesele şu: Görgüsüzlük olarak adlandırılan şey, gerçekten bir “saygısızlık” mı, yoksa bastırılmış görünür olma isteğinin dışavurumu mu?
İstanbul’da sınıf, görünürlük ve beden dili
İstanbul’da toplu taşıma, sınıfsal farkların en net gözlemlendiği alanlardan biri. Sabah saatlerinde farklı semtlerden gelen insanlar aynı vagonda buluşuyor. Bir yanda sessizce kitap okuyanlar, diğer yanda yüksek sesle telefon konuşanlar, çocuklarına yer bulmaya çalışan ebeveynler, işe yetişme telaşıyla koşturan gençler…
Burada “görgü” dediğimiz şey aslında kimin hangi normlara göre sosyalleştiğiyle ilgili. Daha “elit” kabul edilen çevrelerde büyüyen biri için sessiz olmak, dikkat çekmemek, duyguları kontrollü ifade etmek bir norm. Ancak daha kolektif, kalabalık ve dayanışmacı mahallelerde büyüyen biri için sesli iletişim doğal bir etkileşim biçimi olabilir.
Bir gün Beşiktaş’tan Esenler’e giden bir otobüste iki genç kadın kendi aralarında yüksek sesle konuşuyordu. Konu, yeni iş yerlerindeki deneyimleriydi. Kahkahaları samimiydi ama bazı yolcular rahatsız oldu. Bir noktada biri “şu görgüsüzlüğe bak” dedi. Oysa benim gördüğüm şey, iki kadının kamusal alanda kendilerini rahat hissetme çabasıydı. Kadınların özellikle kamusal alanda “fazla görünür” olması zaten sürekli denetlenen bir durumken, bu tarz etiketler onların hareket alanını daha da daraltıyor.
Toplumsal cinsiyet ve görgü algısı
Görgüsüzlük kavramı toplumsal cinsiyet üzerinden düşünüldüğünde daha da karmaşık hale geliyor. Kadınların davranışları, erkeklere kıyasla çok daha sert bir şekilde yargılanıyor. Aynı davranış bir erkek tarafından yapıldığında “özgüven” olarak görülürken, bir kadın yaptığında “saygısızlık” ya da “görgüsüzlük” olarak etiketlenebiliyor.
Örneğin iş yerinde yaşadığım bir olay oldukça çarpıcıydı. Bir toplantıda genç bir kadın meslektaşım oldukça net ve yüksek sesle fikirlerini ifade etti. Toplantı sonrasında bazı erkek çalışanların onu “fazla iddialı” ve “görgüsüzce konuştu” diye değerlendirdiğini duydum. Aynı toplantıda benzer şekilde konuşan bir erkek için ise “liderlik potansiyeli yüksek” denmişti.
Bu fark, görgü kavramının ne kadar cinsiyetlendirilmiş olduğunu açıkça gösteriyor. Burada sorun bireylerin davranışında değil, o davranışların nasıl yorumlandığında yatıyor.
Sosyal sınıf ve “doğru davranış” normu
Görgüsüzlük çoğu zaman ekonomik görünürlükle ilişkilendiriliyor. Yeni alınmış bir telefon, markalı kıyafetler, gösterişli bir yaşam tarzı… Bunlar bazı kesimler tarafından “abartı” olarak algılanabiliyor. Oysa bu davranışların arkasında çoğu zaman uzun süreli bir yoksunluk hikâyesi var.
Bir saha çalışması sırasında, ekonomik olarak dezavantajlı bir mahallede yaşayan gençlerle görüşmüştüm. İçlerinden biri şöyle demişti: “Hayatım boyunca hiçbir şeyim olmadı, şimdi biraz param var ve göstermek istiyorum. Bu benim için ilk kez değerli hissetmek demek.”
Bu cümle, görgüsüzlük olarak etiketlenen birçok davranışın aslında bir tür görünürlük talebi olduğunu düşündürüyor. Toplum ise bu görünürlük talebini çoğu zaman “rahatsız edici” buluyor. Çünkü görünürlük, güç dengelerini sorgulatıyor.
Kamusal alan ve aidiyet meselesi
Kamusal alanlarda “görgü” beklentisi, aslında kimin o alanda ne kadar “hak sahibi” hissettiğiyle doğrudan ilişkili. Kendini ait hisseden biri daha rahat davranırken, sürekli dışlanma riski yaşayan biri ya geri çekiliyor ya da kendini daha güçlü ifade etmeye çalışıyor.
İstanbul’da özellikle göçmenler, gençler ve düşük gelirli gruplar için bu durum daha da belirgin. Bir gün bir parkta otururken Suriyeli bir ailenin çocuklarının oyun oynarken çıkardığı sesler nedeniyle uyarıldığını duymuştum. Uyarıyı yapan kişi “burası halka açık ama bu kadar da olmaz” diyordu. Oysa kamusal alanın tam da böyle bir çeşitliliği taşıması gerekirken, belirli bir sessizlik ve düzen beklentisi dayatılıyordu.
Burada “görgüsüzlük” kavramı, aslında kimlerin kamusal alanda ne kadar yer kaplayabileceğini belirleyen bir araca dönüşüyor.
Çeşitlilik ve farklı kültürel kodlar
Türkiye gibi çok katmanlı bir toplumda görgü normları da tek tip değil. Karadeniz’de daha yüksek sesli iletişim normal kabul edilirken, Ege’de daha sakin bir iletişim tarzı baskın olabilir. Doğudan batıya, kırsaldan kente geçişlerde bu normlar sürekli değişir.
Bu yüzden bir davranışın “görgüsüzlük” olarak etiketlenmesi çoğu zaman kültürel farklılıkların yanlış okunmasından kaynaklanır. Örneğin bir akraba ziyaretinde, yüksek sesle konuşan ve sürekli misafir ağırlama konusunda ısrar eden bir aile, bazıları tarafından “fazla abartılı” bulunabilir. Oysa bu davranış o kültürde misafirperverliğin doğal bir parçasıdır.
Sosyal adalet perspektifinden görgü
Sosyal adalet perspektifinden bakıldığında “görgüsüzlük” etiketi, çoğu zaman bir dışlama mekanizması olarak çalışır. Kimin nasıl davranması gerektiğine dair normlar, genellikle daha güçlü gruplar tarafından belirlenir. Bu normlara uymayanlar ise kolayca etiketlenir.
Bu etiketleme, sadece bireysel ilişkileri değil, toplumsal eşitliği de etkiler. Çünkü insanlar sürekli yargılanma korkusuyla kendilerini geri çekebilir, kamusal alanda daha az görünür olabilir.
Bir toplantıda ya da toplu taşımada kendini ifade etmeye çekinen biri, zamanla kendi sesini kısmayı öğrenir. Bu da aslında eşitsizliğin görünmez bir biçimidir.
Görgüsüzlük üzerine yeniden düşünmek
Görgüsüzlük kavramını yeniden düşünmek, aslında toplumsal olarak neyi “normal” kabul ettiğimizi sorgulamak anlamına geliyor. Belki de mesele insanların fazla görünür olması değil, bazı insanların görünürlüğe daha az alışık olmasıdır.
İstanbul’un sokaklarında yürürken, farklı sınıfların, kültürlerin ve yaşam tarzlarının yan yana var olma çabasını görmek mümkün. Bu çaba her zaman uyumlu değil; bazen rahatsız edici, bazen gürültülü, bazen de çatışmalı. Ama tam da bu yüzden gerçek.
Görgüsüzlük olarak etiketlenen birçok davranış, aslında bu çok sesli yaşamın bir parçası. Önemli olan, bu sesleri susturmak değil, onları anlamaya çalışmak.